ALMANYA,DA HER GEÇEN YIL
KARA ÖZLEMİM ARTIYOR
İtiraf edeyim...
Almanya,da her geçen yıl kara özlemim artıyor...
Zorluk, sıkıntı, kıtlık da olsa çocukluğumun kışını özliyorum.
Hekimhanın Kozder köyünde geçen kış günlerini...
Kasım ortasında yağan kar ,mart sonuna kadar kalkmazdı.
Tipi şeklinde yağar, köy tabiriyle, karın girmediği „kovuk“ bırakmazdı.
Rüzgarın uğuldaması, bazen imdat çığlığını, bazen ise gamlı bir
türküyü andırırdı.
Susmak bilmezdi...
Geceleri uyuyamazdık...
Çoğu kez yorganı başımıza çekmek zorunda kalırdık.
Evler sobalı idi...
Kömür olmadığı için odun talaş yakardık...
Kakorifer nedir bilmezdik ki sıcaklığı mukayese edelim.
Sobalar tenekeden yapılmıştı.
Sonraları sacdan yapılmış sobalar çıktı.
İyi hatırlıyorum Sacdan yapılan sobalar kullanılmaya başladığında
büyük ses getirmişti.
Bu sobalar hem evi iyi ısıtıyor hemde üzerinde yemek pişiriliyordu...
Bu sobaların üzerinde patates, nohut, darı pişirmeye bayılırdık.
Gece geç saatlerde sobanın ısısı azalırdı. Evin büyükleri kalkıp sobayı
tekrar yakarlardı.
Soba üstündeki çaydanlığın mır,mır sesleriyle uyanırdık.
O yer sofrasında yaptığımız kahvaltıya doyum olmazdı.
Annemin mayasız olarak yaptığı (fetir) ekmeğinin üzerine birde tere yağı
sürüldüğünde en az 5 tanesi giderdi...
Ailenin sonbahar üretimi peynir, yoğurt, yumurta ve pekmez...
Bunlar kahvaltının menüsü idi.
Özellikle kış aylarında tarhana dan yapılan kaşkah veyine tarhana,dan yapılan
bulamaç çorbası içilirdi...(bu çorbanın içinde pancar dilimi,de olurdu)
Soğuk karlı günlerde camlar buharlanır bizde cam üzerinde resim çizerdik.
Dışarı çıktığımızda binaların saçaklarından aşağı uzanan bir metre bir buçuk
metre uzunluğunda buz sarkıtlarını görürdük.
O yıllarda köyümüze çok kar yağardı,sabahleyin evden dışar çıkmak için binaların
üzerinde ki karların temizlenmesi bir hayli zaman alırdı.
Köyün geçleri toplu olarak türkü söylüyerek keklik avına giderler, yaptıkları
avlanmayı akşamları köy odalarında bir kahramlık edasıyla anlatırlardı.
Kar kalınlığının bir metre olması nedeniyle Okula gitmekte sıkıntı çekerdik.
Babalarımızın, ağabeylerimizin, ellerinde kürek yol açarak bizleri okula
götürdüklerini iyi hatırlarım. Rahmetli babam Ali Erdem Eğitmen olarak
köyümüzün çocuklarını okutuyordu. O yıllarda giyim eşyası olarak kullanılan
kara lastik bunu alamayanlarda çarıkla okula gelirlerdi.Okula giderken
ayaklarımız ve ellerimiz buz keserdi.
Ellerimizin üstünde derin çatlaklar oluşurdu. Akşam eve dönünce, ellerimizi
sıcak suya bastırır, sonrada kremlerdik, saatlerce sızlardı...
Bakıyorumda son yıllarda köyümde de eski kışlar ve o karlar yokmuş.
Kar ne zaman güzel biliyor musunuz?
Eviniz sıcaksa, karnınız toksa, camdan seyrederken güzel.
Kar mantonuz, botunuz, eldivenleriniz varsa, kartopu oynarken güzel.
Kayak merkezine gidecek imkanınız varsa, kayak yaparken güzel.
Dağda bir eviniz varsa, şömineniz yanıyorsa, kahvenizi yudumlarken güzel.
Ben sürekli „diğerleri“ ni düşündüğüm için karı sevmiyorum.
Evet, diğerleri için kar çok daha başka anlamlar taşıyor.
Başını sokacak bir evi olmadığından sokakta kalan vatandaşlar için
„donma“ tehlikesi geçirmek demek...
Belki de „donarak“ ölmek demek.
Dışarda çalışmak zorunda olanlar için „soğuk“ demek, iliklerine kadar
„üşümek“ demek.
Sıcacık bir yatak, sıcacık bir çay, bir lokma yemek bulamamak demek.
Hastalığa davatiye çıkarmak demek.
Yola çıkmak zorunda olan sürücüler için „tehlike“ demek.
Köy yollarının kapalı olması, doğum için hastaneye gitmesi gereken
annelerin çektiği „eziyet“ demek.
İşte bu nedenle ben kar,ı sevmiyorum. Saygılarımla. |