TAHİR KUTSİ MAKAL İÇİN
Türk eğitim sisteminin çeşitli kademelerinde Türk Dili ve Edebiyatı alanında yarım dalya (50 yıl) dediğim zaman saçlarımda ilk aklar oluşmaya başlamıştı. Tahir Baba ile ilk düşen aklardan önceki “delifişek” döneminde Malatya’da tanışmıştım.1980’li yılların sonu ve 90’lı yılların başında.
Taşrada Türk Edebiyatını izlemekten sıyrılıp Türkiye’ye açılmaya başladığım 1980’li yıllarda Taksim’deki TÜYAP Kitap Fuarı’nda yeni bilim adamları ve sanatçılarla tanıştığım günlerdi. Değerli eleştirmen Konur Ertop, Simavi Yayınlarının standında misafirlerle ilgileniyor. Ünlü eğitimci ve edebiyatçı Dursun Akçam’a beni takdim ederken “Üstad, size çağdaş Türk edebiyatının canlı bir tanığını takdim etmek isterim; İnönü Üniversitesi’nden Ramazan Bey” cümlelerini kurmuştu. Bunun üzerine fark ettim,”canlı bir tanık” olduğumu. Öyle ya 50 yılı basılmış materyalden okunmak suretiyle 50 yıl da canlı olarak fark edilmiş yüz yıllık bir uzmanlık alanına sahip bir ‘bilim adam’ıydım. İkinci Meşrutiyet’ten günümüze (1910-2010), gelmiş geçmiş edebiyatçı ve bilim adamlarıyla özellikle de Türk Dili ve Edebiyatı alanında çalışanların büyük bir kısmıyla çeşitli dostluklarımız olmuştu geçen zaman içerisinde…
Hangisinden başlamalı Yaşar Kemal mi, onun ikiz kardeşi Tahir Kutsi Makal mı, Asım Bezirci ağabey mi, Rauf Mutluay mı, Fethi Naci ağabeyler mi? Şairlerden Salah Birsel mi, Yavuz Bülent Bakiler veya Bahaettin Karakoç mu, Bekir Sıtkı Erdoğan mı? Rahle-i tedrisinden geçtiğimiz hangi hocamı hatırlamasam eminim bana küsecektir. Halk edebiyatı ve folklorun ülkemizdeki sayılı hocaları, hatta duayenleri Saim Sakaoğlu, Muhan Bali, Bilge Seyidoğlu, Ensar Aslan, Ali Berat Alptekin, Abdurrahman Güzel, Dursun Yıldırım, Özkul Çobanoğlu mu, M. Öcal Oğuz mu, Erman Artun mu? Bunların bazıları hocalarım, bazıları ise dostlarım oldular. Ali Duymaz, Esma Şimşek, Songül Taş, Vedat Kurukafa, Mehmet Özdemir… Gibi arkadaşlarla birlikte okuduk, aynı yıllarda başladık akademik hayatımıza. Eflatun Cem Güney, Kutlu Özen, Doğan Kaya ile aynı toprağın insanlarıyız. Boratav’a, Köprülü’ye, Gölpınarlı’ya, Şükrü Elçin’e öğrencilik yıllarımda bizzat ulaşıp tanışamadım ama eserlerini didik didik ettim.
Mehmet Kaplan hocayla tanışmak için az çaba harcamadım. Çok şükür Orhan Okay’dan, Celal Tarakçı’dan, Şerif Aktaş’tan hatta M.Kaya Bilgegil’den az mı yeni edebiyat öğrendim. Onların öğretemediklerini Cahit Kavcar, Önder Göçgün, Gürsel Aytaç, Nazım Hikmet Polat, İsmail Çetişli, Ramazan Kaplan, Şuayp Karakaş, Ramazan Korkmaz, Nurettin Özdemir gibi hocalarımız ve dostlarımız öğretti.
Eski edebiyatçıları saymıyorum. Çünkü Eski Edebiyatı uzmanlarına bırakmak zorunda kaldım. Ancak eski Türk edebiyatını akademik anlamda kendilerinden öğrendiğim hocalarım Haluk İpekten’i, Hüseyin Ayan’ı, Turgut Karabey ve Turgut Karacan’ı, Mustafa İsen’i, Mine Mengi’yi, İskender Pala’yı nasıl unutabilirim? Ya 20 yıldır birlikte çalıştığımız, her konuda bilgi paylaşımcılığını en üst düzeyde sürdürdüğümüz Hasan Kavruk?
Ya dil hocalarımız Efrasiyap Gemalmaz, Kemal Yavuz, Yavuz Akpınar, Turgut Acar, Orhan Yavuz. Hepsi de arkadaş gibi bizimle ilgilenmiştir. Ya Osman Nedim Bey, Halide Hanım, onların yetiştirdikleri Zeki Bey, Gürer Bey, Şerif Ali Bey, M.Ünal Şahin, İsmail Doğan, Osman Yıldız, Hülya Savran, Zikri Turan, Önder Çağıran ve diğer dostlarımı? Kısa bir süre Edirne’de asistanlığını yaptığım hemşerimiz rahmetli Necmettin Hacıeminoğlu…
Bu yazıda Mehmet Yardımcı sayesinde tanıştığımız Tahir Baba’dan söz etmek için bu kadar isim saymış olduk. Tahir Kutsi Makal,1930’da Denizli (Acıpayam)’de doğmuş, fırtınalı bir yaşamdan sonra ardında 20’den fazla eser bırakarak bizleri 1999’un Haziran’ında öksüz bırakmıştı. Gazeteci, şair ve yazar, halkbilimci kimlikleriyle Türk kültüründe yerini almış bir insandır, Makal.
Hep merak eder dururum tarla sözcüğündeki ünsüz ve ünlü seslerle Malatya kelimesindeki seslerin bir ilişkisi var mıdır diye? Tarla’nın içinde Malatya da yerini aldı elbette. Malatya özel sayısı, Eflatun Cem Güney özel sayısı, Malatya’daki akademisyenlerin yazar ve şairlerin Tarla’da yer alan yazıları, araştırmaları yahut bunlar hakkında Tarla’da yazılanlar… Bir zamanlar bu Tarla ne kadar verimli bir dergiymiş, babanın yokluğuyla edebiyat dünyasından çekilip gitti ne yazık ki. İlimizin kültür ve sanatına İstanbul’dan verdiği katkılar hafızalarımızdan asla silinmeyecek. Malatya ve Çevresi Halk Kültürü ve Battal Gazi Sempozyumu 1987’den itibaren üç kez arka arkaya onun katkılarıyla hayata geçmiş ve sempozyumlarda sunulan ilimizle ilgili 200’e yakın bildiri, işadamı M.Kemal Derinkök’ün maddi katkılarıyla ve Makal’ın desteğiyle kitaplaşarak kütüphanelerimizdeki yerini almıştır.1990’lı yıllardan günümüze kadar bu etkinliğin sürdürülmemesi başta üniversitemiz ve ilimiz kültür hayatı bakımından ne kadar büyük bir eksikliktir. Nasip olursa ileriki zamanlarda bu sempozyumun dördüncüsünü ilimizde düzenleyeceğiz.
Gelelim Baba’nın kitaplarının bizlerle ilişkisine. İlk okuduğum kitaplardan biri Anadolu’da Türk Mührü’dür. Her kelimesini kendimden geçercesine okuduğum bu eserin her kelimesinde yeniden kendimi bulmuştum. Adından başlayan etkisi içeriğiyle tamamlanan nadir kitaplardan biridir, benim için. Anadolu’yu aydınlatanlarla bu ilgi genişliği beni yordu kuşkusuz. Biraz da bu toprakların sesine kulak vermeliydim. Üstadın halk şairleriyle ilgili çalışmalarıyla bu yüzden yakından ilgileniyordum. Yıllarca yayınını sürdürdüğü Tarla dergisi ve Ortadoğu gazetesinin yanı sıra etkili kitaplarıyla da bizi kuşatıyordu. Makal ustamız acaba şimdi hangi konuyu çalışıyor diye merak ede ede bütün yönleriyle tanımaya çalışıyorduk babayı. O da bazen bizi sınardı çalıştığı konularla ilgili olarak. Söz gelimi Hasan Dede kimdir? Tameşvarlı Gazi Aşık Hasan ile ilgisi nedir? Diyerek bizlerin bilgisini ölçerdi, rahmetli ağabeyimiz.
Aman Tanrım 50-60 yıllık ömre ne kadar çok bilgi ve araştırma sığdırmıştı. Ya bu kadar şiir, öykü, roman ve makale? Röportajda daima iddalıdır. Çok yakın dostu Ahmet Kabaklı’nın kendisini öykü ve roman cildinde değil de röportaj yazarları arasında Türk Edebiyatı adlı çalışmasında değerlendirmiş olmasına her ne kadar içerlemişse de içinden memnun olduğunu gizlemezdi. Öykü ve romanda Yaşar Kemal’den ilerde olduğu iddiasını daima muhafaza etmiştir. Sonunda buna bizleri de inandırmıştır. Baba bu türe hizmetini daima sürdürmüş ve Türk edebiyatındaki hak ettiği yeri söke söke almıştır. Bu türde yazılmış kitapları hala güncelliğini koruyor. Son yıllarda yazacağı romanla ilgili materyal toplamayı, tanıklarla görüşüp ses kaydı yapmayı sürdürüyordu.
Zaralı Aşık Adem’den, Zülfikar Divani’den, Aşık Veysel’den başlayan tanıtımları “Sahte Ozanlar” la sürmüş Türk Halk Şiiri Antolojisi (100 halk şairini tanıtıyor, kolay değil) ile taçlanmıştır. Tahir Baba gibi bir insan, Pir Sultan Abdal’ın, Karacaoğlan’ın, Köroğlu’nun, Dadaloğlu’nun peşini bırakır mı? Hasan Dede ile az mı uğraştı Makal üstadımız? Hepsi de alanında özgün bu eserlerden sonra baba, Halkbilimi Yazıları’nı da bir ciltte topladıktan sonra Unutulmuş Yazıları’nı da unutmadı ve unutturmadı. Bizlere yeniden topluca okutmayı başardı. Buralarda gösterdi Türk Halk Edebiyatı’na ve Yeni Türk Edebiyatı’na aşinalığını. Türk şairlerine ait on beş bin dizeyi hafızasında tuttuğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Kime ait olduğunu hatırlayamadığım dizelerin şairini hiç duraklamadan söylerdi. Yani güçlü bir hafızaya ve arşive sahipti.
Şair olarak Makal’ı, geniş kitleler, “Babanız Yine Aşık Çocuklar” ile tanıdı. Baba hala on yedisinde bir delikanlı kadar aşıktı. Her şeye toprağa, havaya, suya, ateşe, insana, sanata, yaratıcılığa. Bu aşkını son nefesine kadar hiç yitirmedi. En ağır krizlerde bile. Azrail’e Humeyni’yi adres göstererek sıyırmıştı birincide, postu kaptırmayarak. Demek ki, son ziyarette Atamız Dede Korkut gibi o da Azrail’i atlatamadığını kabul etmek zorunda kaldı. Hepimiz gibi. Öylece aramızdan ayrılıp gitti istemeyerek de olsa.
“Babanız Yine Aşık Çocuklar’dan sonra “Öpkü” adıyla toplu şiirlerini yayımladığı günlerdeydik. Çok önemli bir kültür ve sanat dergisi tarafından “Ayın Şairi” seçilmiş ve seçilmiş şiirleri, derginin sayfalarından okuyucuları selamlıyordu.”Üstadım” dedim,”Sizin bütün eserlerinizin bir dizi halinde nitelikli bir biçimde okuyucuya sunulması lazım.” Ne kadar müteessir olmuş, meyus gözlerle “Acaba bir gün bu gerçekleşir mi?” demişti. Geçen 10 yılda bu arzusu maalesef gerçekleşmedi. Türk Edebiyatı Vakfı da pek fazla bir şey yapmadı bu konularda. Acaba varisleri mi bir çaba göstermiyor, yoksa yayınevleri mi ilgilenmiyor babanın külliyatı ile. Neden eserlerinin yeni basımları yapılmıyor?
Sevgili kardeşimiz Doğan Kaya kendisine sık sık anılarını yazmasını hatırlatıyordu. Hatta bu anılara isim bile koymuştu:”Baş yastıkta göz yolda” bir Sivas türküsünün bu dizesi babanın pek de hoşuna gitmişti. Anılara başladığını duyurmuştu bir ortamda. Acaba bu eserini tamamlayabildi mi? Yoksa anılarını da birlikte mi götürdü? Bilemiyorum.
Kitaplarının bir bölümünü Pamukkale Üniversitesi’ne göndermiş ancak beklediği mutluluğa erişememişti. Bunlara sahip çıkılmadığından yakınıyordu. Arşivini ve kütüphanesini İnönü Üniversitesi’ne bağışlamayı düşünüyordu. Babayı “fahri Doktor” (Türkiye’de bu alanda yapılan ilklerdendir.) olarak onore eden üniversitemiz yöneticileri, maalesef bu samimi projeye sahip çıkmadılar ve kitapların akıbeti ne oldu bilemiyorum. Acaba ailesi ve çocukları bunları ne yaptı? Üniversitemizin Ahmet Yesevi salonunda bu vaadini yöneticilere, dinleyenlere ve basına açıklamış, daha sonra kimse ilgilenmeyince bu nefis proje kadük kalmıştı. Babanın bir taşra üniversitesi için hazine değerindeki gazete kupürlerinden oluşan arşivi ve zengin kütüphanesi korkarım ki, bu güne kadar ilgilenenlere açılamadı. İletişim Fakültesi bu saatten sonra babanın vasiyet niteliğindeki bu vaadiyle ilgilenir mi acaba?
Kıbrıs’ta ilerletmiştik dostluğumuzu. Ne de olsa bir hafta beraberdik ve babadan öğreneceğimiz pek çok şey vardı. Gazetecilikten tutun da yazar ve şairliğe hatta halkbilimi araştırmacılığına kadar her şeyi. Ne kadar da kısa zamanda öğrenmişti bu kadar çok bilgi birikimini. Yaşamı boyunca ne kadar çok şair, yazar, bilim adamı ve iş adamıyla bu kadar yakından tanışmış ve ölümsüz dostluklar kurmayı nasıl başarmıştı? O zaman gazetecilerin nasıl kısa zamanda bilgi sahibi olduklarını fark etmiştim. Biz yıllarca aynı konularda derinleşirken Tahir Bey birçok alanlara köklerini salmış ve unutulmaktan kurtulmak için var gücüyle çalışmıştı. Edebiyatın bir türünde veya bir konuda sizi mutlaka yakalamayı ve dikkatinizi üzerine çekmeyi başarıyordu. Ölmeden önceki günlerinde Uluslar arası Kıbrıs Kongresi’nde Namık Kemal üzerine geniş araştırmalara dayanan bildirisini okuduktan sonra bütün dostları can ü gönülden kendisini alkışlamıştık.
Yaşar Kemal çalışmamı Kıbrıs Kongresi’ne Kültür Bakanı İsmail Bozkurt ve başbakan Rauf Denktaş’ın şeref konuğu olarak katıldığımız günlerde (1998’de) kendisine takdim ettiğimde ne kadar çok duygulanmış ve “Acaba bir gün benim eserlerimi de böyle kapsamlı bir biçimde değerlendirecek biri çıkar mı?” diye üzüntüyle sormuş, gözlerimin içini yoklayarak beni tartmıştı. Anlaşılan bana çok güveniyordu.”Hakkınızda üniversitelerde çalışma yapıldı mı?” soruma ise iç geçirerek Erciyes Üniversitesi’nde bir yüksek lisans tezi hazırlandığını açıklamıştı. Anlaşılan görme ve değerlendirme imkânı bulamadığım bu çalışma, rahmetliyi tatmin etmemişti. Bir doktora tezi hazırlanabileceğini ima ediyor. Ancak bu arzusunu itiraf edemiyordu. Geçen zaman içinde bu arzusu zannederim hala gerçekleşmedi. Alanın araştırmacıları için (ben de dâhil) Tahir Kutsi Makal hala incelenmeyi bekleyen bir külliyata ve yaşantıya sahiptir.
1999’un Mayıs ayında davetim üzerine Dünden Yarına Türk Edebiyatı paneli için özel doktoruyla birlikte ilimize gelmişti. Üniversitemizin Ahmet Yesevi Konferans Salonu’nda konuşmasını yapmıştı. Yazarlığın ve şairliğin ne olduğunu Malatya’da Yeni Cami’nin avlusunda kendisi okuryazar olmadığı için askerdeki oğluna mektup yazdıran yaşlı bir Malatyalı köylü kadından öğrendiğini övünerek itiraf ediyordu. Dinleyiciler arasında önceki yıllarda babayla tanışıklığı olan rahmetli M.Said Çekmegil’in de bulunması hepimizi şaşırtmıştı. O yaşlı ve rahatsızlığının sürdüğü günlerde değerli hemşerimiz üniversiteye kadar üşenmeden gelerek konuşmaları can kulağıyla dinlemiş ve salondan ayrılırken de baba’yla ayaküstü yarenlik etmişti. Kısa bir süre sonra her ikisini de kaybettiğimiz bu değerlerin kültür ve edebiyatımıza katkılarını kim inkar edebilir?
Bu yazıyı oluştururken Makal’ın eserlerini yeniden gözden geçirdim. Baba, Unutulan Yazılar’da Hababam Sınıfı’nı nasıl yazdığını anlatıyordu. Herkes gibi ben de şaşırmıştım. Rifat Ilgaz ustamıza ait olduğunu bildiğimiz bu eserde meğer Makal’ın da katkıları varmış. Roman, yedek lastik anlamına gelen Stepne rumuzu ve müstearıyla Dolmuş mizah dergisinde tefrika edilirken Ilgaz, rahatsızlanıp tedavi edilmeye başlanınca tefrikayı kaldığı yerden Tahir Baba sürdürmek zorunda kalmıştı. Roman yazma deneyimini bu yıllarda edinmişti.1970’li yıllarda kendi imzasını taşıyan romanları okuyucuya sunuldu. Kurtuluş Savaşımızda cephe gerisini, Demirci Mehmet Efe ve Denizli vakasını esas aldığı, Bölgedeki Yunan mezalimi ve yerli Rumların ihanetini işlediği Meydan Dayağı (1977),Peyami Safa Roman Yarışmasında mansiyon kazanmıştı.
Bin bir umutla evlerinden çıkan insanların yollarda yaşadığı sıkıntıları ve iç göçü konu alan farklı romanlardan biri Kamyon (1978)’dur. Türk Edebiyatı Vakfı ve Ötüken Yayınevi’nin birlikte düzenlediği Peyami Safa Roman Ödülü aynı yıl bu güzel romana verilmişti. Üstad Peyami Safa’ya büyük bir saygı ve hayranlık duyuyordu. İç göç, Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve diğer sosyal gerçekçi romancılarımız gibi Makal’ı da yakından ilgilendiriyordu. İstanbul’a taşradan yani Anadolu’dan gelmiş bu romancılar kendileri gibi büyük şehre tutunmaya çalışan fakir ve orta halli ailelerin ve insanların dramını romanda yakalamaya ve anlatmaya çalışıyorlardı o yıllarda. Birçoğu gibi Makal da bu alanda başarılı ürünler ortaya koydular.
1964’te yayımlanan İç Göç adlı kitabı, kendisine yılın gazetecisi unvanını kazandırmıştır. Babanın en güzel röportajlarının yer aldığı bu eseri de ne yazık ki, daha sonra yeniden yayımlanamamıştır. Tuna ve Karpatlardan başlayıp Afrika’ya kadar genişleyen röportajları ise, daha sonra Köylü Gözüyle Avrupa (1976) adıyla kitaplaşmıştır. Onun yılın gazetecisi seçildiği dönemde armağan olarak gönderildiği ülkelerdeki gözlemlerini ve izlenimlerini yansıtmaktadır.
Öykü türündeki ürünlerini, Delitay (1982) ve Karadon (1987) adlarıyla kitaplaştıdı. Bunların dışındaki hikâyeleriyle birlikte bütün ürünleri tek kitapta toplanarak yayımlanmalıdır. Dipçik (1978) adlı bir eserinden de söz ediliyor, ancak bu kitabını ben göremedim.
Güncel konuları ele aldığı deneme, fıkra, sohbet türündeki gazete yazılarının bir bölümünü Al Kırbacı Eline (1978) adıyla bir araya toplayan babanın diğer güncel yazıları ne yazık ki gazete ve dergi sayfalarında kalmıştır.
Son yıllarda politikayla haşır neşir olmaya başlamıştı.En büyük arzusu milletvekili olup meclise girmekti.Belki bu arzusu ve ilgisi sonucu Türk siyasetinin önde gelen liderlerini araştırıp yazmaya koyulmuştu.Siyaset Sahnesinden Çehreler üst başlığını taşıyan bu dizide yer alan liderler arasında Bayar,Menderes,İnönü,Demirel,Türkeş,Ecevit ve Turhan Feyzioğlu bulunuyordu.Feyzioğlu’nu konu alan kitabı,Benim Benim O Benim (1987) adıyla yayımlandı ve o yıllarda büyük yankılar uyandırdı.Dizideki diğer kitapların da akıbeti meçhulümüzdür.
Vefatından 11 yıl geçtiği halde günümüze kadar baba hakkında ciddi ve kalıcı fazla bir şey yapılamadı. Bizler dostları olarak birleşip ailesi ve çocuklarının da katkılarıyla bir armağan kitap hazırlamalı, eserlerini bir bütünlük içerisinde yayımlayarak onu yeni kuşaklarımıza tanıtmalıyız. Bunlardan önce babanın eserlerinden bir seçki hazırlayarak bütün halinde babayı halkbilimciler, edebiyatseverler ve gazetecilerle yeniden buluşturmak için bir an önce bir şeyler yapmalıyız.
|